2 Mart 2012 Cuma

Muhalefet Şerhi - Murat Soyak


MUHALEFET ŞERHİ

-niye ezberlemediler
su gibi içecekler müfredatı
çiçek olun diye buyurdu
sessizleri yutuyor müfettiş

-niye ezberlemediler
yanar dağları, ırmakları
oku tebliğler dergisi
ilgili mevzuat bil

-niye ezberlemediler
kâğıt üstünde noksan plan
bir de yorum yapıyor, olmaz
hep aykırı bunlar, sakıncalı

-ezberleme
varsın, kararsın sicilimiz
susmayacak yürek dili
bahara, yeniden buhara*



Murat Soyak





(*) buhara, barbar cengiz'in ordusu tarafından yerle bir edilmiş; yakılmış, yıkılmış şehir. evliyalar, alimler şehri; sözün özü ilim, sanat ve medeniyet şehri.

16 Şubat 2012 Perşembe

Cehennemi Dünyada Görmek

"Bu dünya, belki de bir başka gezegenin cehennemidir."

Aldous HUXLEY

31 Ocak 2012 Salı

Gönlü Kırık Harami - Burak Uzun



Gönlü Kırık Harami

Attığım taş vurduğum kuşa değmiyor be hafız
Islağın en kırmızısında boğuluyorum, yaprakta şebnem
Gözlerimi değdiriyorum, nem kalbime iyi gelmiyor
Sanırım ayın etkisi altında kaldım, aşk çok münhem!..

Gömülürken 'kroşelerle uyusun' denilen ölü bir boksör gibiyim
Eskiden kalbime yıktıklarım, şimdi mezarımda tepinmekte
Şuh küfürler taşımı döndürdü, müsait yerde dirilebilir miyim
Zamanında sindiremediğim haram sevdalar oturmuş mideme!..

Cami çıkışı aşure dağıtan amcalar, dünyayı yönetse, ne güzel
Ne âlâ olurdu moda dergilerini ateşe verecek güzeller olsa
Bizi o ateşe atmak yerine ateşe çay koysalar ve kestane
Ben sonra ölürüm yine, acelesi mi var, kaçacak değiliz ya!..

Nefsani şarkılar birleştiremiyor gönlümün dağılan hiçbir zerresini
Aşk, ardarda patlayan mısır olmuş, kolesterolden can almakta
Bir de bakmışım ki unutmuşum ezberlediğim bütün molotof tariflerini
İsyan kaldıracak hâl kalmamış ne saçlarımda, ne de yağmurlarımda...


Dergah Dergisi, Ocak 2012
Burak UZUN

26 Ocak 2012 Perşembe

Temrin 46


Bu sayımızı vefatının ellinci yıldönümü münasebetiyle Tanpınar’a ayırdık. Klasik bağlamda bir dosya yapmak yerine Tanpınar’ı belirli problemler özelinde ele aldık. “Hangi Tanpınar?” sorusuyla Tanpınar’ın çoğul kimliğine değinirken bir yandan da “Tanpınar nasıl okunmalı?” sorusunu cevaplamaya çalıştık.

Dursun Ali Tökel, “Tanpınar, ama Ahmet Hangi Tanpınar” başlıklı yazısında Tanpınar’ın çok kimlikliliğinden hareketle “nereli?” sorusu üzerinde durdu.

Hilmi Yavuz, günlüklerdeki Tanpınar’ı yazdı, ‘Kırtıpil’ mi, Değil mi? Evet,‘Hangi Tanpınar?’ adlı yazısında.

Şaban Sağlık, Tanpınar’ın çoğul kimliğini de göz önünde bulundurarak “Tanpınar’ı Hangi Bağlaçla Okumalı” başlığını taşıyan oldukça ufuk açıcı bir yazı kaleme aldı.

Yavuz Demir ‘Huzur’suzluğun ‘İntibah’ı başlıklı yazısında Huzur romanını iç problemleri bağlamında ele aldı. İlgi çekici bir metin…

Yasin Beyaz, Orhan Okay’ın “Bir Hülya Adamının Romanı” isimli kitabı üzerine derinlikli bir değerlendirme yazısı ile sayımıza katkıda bulundu.

Tahsin Yıldırım, Tanpınar’ın “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı çalışmasını değerlendirdi.

Kibar Ayaydın, “Estetik Algının Bellek Zamanında Ahmet Hamdi Tanpınar” başlığını taşıyan yazısında Tanpınar’ı kültür, medeniyet, estetik bağlamında ele aldı.

Bu ayki söyleşi konuğumuz Prof. Dr. Orhan Okay. Orhan Okay ile Musa İğrek konuştu. Orhan Okay kendi gözünden, hocası olan Tanpınar’ı anlattı…

Bu ay dosyamızın yoğunluğundan ötürü sadece üç şiire yer verebildik. Servet Gündoğdu, Halil İbrahim Polat ve Ayhan Emir Yolcu bu sayımızın şairleri. Üç şiiri de beğeniyle okuyacağınızı düşünüyoruz.

Alperen Köseoğlu yine çizimleriyle kapağımıza renk kattı…

Gelecek sayılarda buluşmak ümidiyle…

Not: 1 Şubat, değerli büyüğümüz Prof. Dr. Şaban Sağlık hocamızın doğum günü. Şaban Sağlık 50 yaşında! Hocamızın yeni yaşını kutluyor, sağlıklı ve huzurlu nice yıllar diliyoruz…

Acemi Dergisi Sayı 1



Dergiler, edebiyatın deniz fenerleri gibidir.

Onların daha ilk çıkarken edebiyat adına büyük laflar yaparak çıkmaları biraz da bundandır.
Çünkü söyleyecek sözleri vardır. Kayık, tekne, vapur, gemi ve dev tankerler geçerken duydukları heyecan elbette farklıdır. Ne ki bu büyük lafların her zaman arkası gelmez, hatta çoğu kere bu lafları yapanlar mahcubiyet duygusuyla raflardaki yerlerini alırlar. Genelde de bu laflar birbirinin benzeri ya da tekrarıdır. “Edebiyatta kendi terminolojisini oluşturacağını söyleyenlerden tutun da yenilik ve inkılâp yapacağını iddia edenlere, ondan edebiyatın itibarını kurtaracağını söyleyenlere kadar” söylem aşağı yukarı birbirini tamamlayan bir şablon halinde tezahür eder....
Bunun, edebiyatın cazibesi karşısında heyecana kapılma gibi, farklı gerekçeleri de olabilir. İlginç olan şudur: Bir iddia ile çıkma yerine iş yapma gayreti içinde olan dergiler daha uzun soluklu oluyor. Edebiyatımızda misyon eda etmiş “Büyük Doğu, Diriliş, Mavera” gibi dergiler de bir iddia ile çıkmamışlardır. Öyleyse manzara şudur: Büyük iddialarla yürüme yerine büyük gayretlerle yol alma esas olmalıdır. Büyük laflarla dergi çıkarmanın pirim yaptığı dönem geride kalmıştır. Bunu günümüzde hâlâ devam ettirmek isteyenler olabilir, onlar da bu devrin kapandığını görüp iddialarından vazgeçeceklerdir.
Acemi’ye gelince: Acemi’nin bir iddiası yok, olamaz da… Çünkü adıyla zaten iddiasız olduğunu ortaya koymuş oluyor. Acemi’nin iddiası olmadığı gibi ukalalığı da olmayacak… Edebiyat camiasında şiddet yoktur ama ondan çok daha tehlikeli bir silah vardır ki o da “ene/ego”dur. Bu camianın bireyleri, kolay kolay bir başkasını usta veya sanatkâr kabul etmezler. Biz acemiyiz. Başkası ile uğraşmaya niyetimiz yok, buna zamanımız da yok. “Şeytan taşlama yerine salâvat getirmeyi” tercih ediyoruz. Eğer acemi olmasaydık başkalarına da bunu tavsiye ederdik. Acemi kelimesinin anlamı bellidir.
Amacımız bu kelimeye seviye kazandırmak ve bu kelimenin “epistomolojisi”ni ortaya koymak. “Bu da bir iddia değil midir?” denilebilir. Hayır değildir. Bu, bir iddia değil bir hedeftir, niyettir, arzudur, hayaldir. Bir insanın acemi olduğunu itiraf edebilmesi için ustalık sınırına dayanmış olması gerekir. Gerçek acemi, kendisinin acemi olduğunu anlayamaz. Bunu söyleyebilmek, büyük ustaların harcıdır. Acemi kelimesini, dergiye isim olarak koymamıza neden olan unsur, Turgut Uyar’ın eskimez ve kulaklara küpe olacak sözüdür: “Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek.” İkinci Yeni’nin önemli bir ismi olan, şairliğini ve ustalığını perçinlemiş birisinin itirafıdır bu.
Mangalda kül bırakmayanların kulakları çınlasın! Bunlarınki acemilik de değildir, hamlıktır. Acemi olduğunu itiraf edebilen birisinin çok şey biliyor olması gerekir. Acemilik; basitlik, sığlık, yavanlık değildir. Acemilik, gayretini ve ustalığını yeterli görmemektir. Eğer üslubumuz iddiaya ve ukalalığa açık olsaydı burada bu derginin içeriği ve seviyesi adına bazı iddialarda bulunabilirdik ve bunlar yanlış da olmazdı. Ne ki buna gerek duymuyoruz. Bunun gıpta damarını tahrik etmekten ve zaman kaybetmekten başka bir işe yaramayacağını biliyoruz.
Ortaya koyduğumuz ve koyacağımız ürünlerin niteliği hakkında notu okurlar verecektir. Biz bu dergi ile şunu demek istiyoruz: “Acemi olduğunu kabul edenlerin en az bu seviyede ürün ortaya koymaları gerekir.” Bu dergi, bu ülkenin en geniş tabanlı okul dergisi olmayı hedeflemektedir. Edebiyatımıza yeni kalemler kazandırmayı hedeflemektedir. Hatta iddia ile ortaya çıkanlara şiir ve yazılarıyla destek vermeyi hedeflemektedir. Bu dergi, bununla birlikte şunu da bilmektedir: Bunlar birer iddia değil, birer hedeftir. Hedefe varıncaya kadar geçen süre acemiliktir. Acemiliğin ne demek olduğunu en iyi ustalar bilir. Usta olmayanlar, acemileri anlayamazlar. Estetik ve edebi zevki olanlar, elinizdeki derginin şiirlerine ve yazılarına baktığı zaman bu söylenenlerin ne anlama geldiğini çok daha iyi anlayacaklardır.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Habis 6.sayı


Dergi mi olsak, dergi-cik mi kalsak derken seçkin kitapçılardaki yerimizi ‘dergi’ olarak almaya karar vermiş bulunuyoruz. Bir biz eksiktik! Biz eksikken neler oldu? Dünya mı dönmedi, ülkemiz gelişmekten geri mi durmadı? Hayır. Fransa’ya racon kestik, kafa tuttuk, büyük ülke olma yolunda bir koca adım daha attık. Bu esnada sınırda kendi vatandaşlarımızı da öldürmedik değil… H. U. olsaydık “su testisi su yolunda kırılır” der çok da üzülmezdik. Ama insanız işte! İnsan olduğumuz için üzülüyoruz, yoksa kürt popülizmi –ki artık çok popüler olmaya başladı bu tavır- ya da aydın olmanın bir gereği olarak bahsetmiyoruz yaşananlardan. Sosyal paylaşım ağlarında bir gezinin, o hisli şairler, o sosyal sorumlu yazarlar neler sayıp döküyorlar bir görün. Hepsi çok seviyor o insanları!

Genel durumdan özelimize, edebiyata geçelim. Yeni yıla girdik malum, eski yılın en nadide eserleri de seçildi. Büyük büyük ödüller verildi sanatkârlara, körler sağırlar hep birbirini ağırladı. Sağ sağa, sol sola, ne güzel memleket. Biz de biraz eleştiriye kulak verdik ve arkadaşımız Fatih Kalafat’ın hazırladığı “değinme”ler köşesini beğeninize sunduk. Değinilen kitaplar 2011’de yayınlanan ilk öykü kitaplarıydı. Biz daha çok şiirin ve öykünün yanında olacağız.

Bu sayımızın şairleri Salim Nacar, Halil İbrahim Polat, Hasan Karayel, Ümit Erdem, Hilal Örnek, Murat Küçük, Alptuğ Topaktaş ve Ruhi Semiz. Öykücülerimiz ise Murat Çelik ve A. Selman Ekin. Çeviri köşemizde K. Özkan Dağ ve Melike Sonnur Mısır yer alıyor. Özkan, Villaurrutia’dan bir şiir, Lovecraft’dan da bir deneme çevirdi. Melike ise Heinrich Böll’ün kısa bir öyküsünü dilimize aktardı. Salim Nacar, Mustafa Celep’in İnsanı Aşan Kan adlı kitabı üzerine bir yazı kaleme aldı. Salim Nacar, ağabeyimizdir, Başkalarının Hayatı dergisini çıkartır Adana’da. Başkalarının hayatından bizene demeyin, okuyun mutlaka!

İşte böyledir, bu böyledir. Yeni yayın dönemimizde bizlerle olmanızı dileriz. Yani abone olursanız çok müthiş olur. Batmayız, iflas etmeyiz, kapağımızı kartondan bile yaptırabiliriz. Yedinci sayımızda görüşmek ümidiyle, esen kalınız…

9 Ocak 2012 Pazartesi

Bir bardak çay AİLEDİR‏

ÇAYIN ALT DEMLİĞİ
“KAYNANA”DIR
SÜREKLİ KAYNAR DURUR.
HATTA DİKKAT EDİLMEZSE TAŞABİLİR DE…

ÜST DEMLİK
“GELİN”DİR.
ALT DEMLİK KAYNADIKÇA ONUN DA HARARETİ ARTAR.
AMA AYNI ZAMANDA DA OLGUNLAŞIR VE DEMLENİR…

“GELİNİN KOCASI”
İSE BARDAKTIR.
HER İKİ ÇAYDANLIKTAN DA NASİBİNİ ALIR.
BİRAZ KAYNANA DOLDURUR ONU;
BİRAZ DA GELİN.
BU NEDENLE DE DENGE UNSURUDUR.

AÇIK YA DA DEMLİ ÇAYIN HOŞA GİTMEMESİ BUNDANDIR…


“ÇOCUKLAR”
ÇAYIN ŞEKERİDİR. TAT VERİR.
ÇOK ŞEKER ÇAYIN LEZZETİNİ BOZAR.
ŞEKERSİZ ÇAYA ALIŞANLARA İSE,
BİR TANESİ BİLE FAZLA GELİR…

“GÖRÜMCE”
İSE ÇAY KAŞIĞIDIR.
ARADA BİR GELİR KARIŞTIRIP GİDER…

KAYINPEDERE GELİNCE; O DA
“ÇAY TABAĞI”DIR.
ÇAYIN DEMİNE, SUYUNA KARIŞMAZ;
BİR KENARDA LÖK GİBİ OTURUR.
SADECE DÖKÜLENLERİ TOPLAR
VE ÇEVREYE ZARAR VERMESİNİ ENGELLER.
ANCAK; ARA SIRA BOŞALTILMASI GEREKİR,
YOKSA TAŞIP HER ŞEYİ BERBAT EDEBİLİR…

“ÇAY SÜZGECİ”
AİLENİN SAHİP OLDUĞU DEĞERLERDİR.
AİLEYİ DIŞ MÜDAHELELERDEN KORUR.
DELİKLER BÜYÜK OLURSA ÇAYIN TADI KAÇAR.

SUYU ISITAN
“ATEŞ” İSE HOŞGÖRÜDÜR.
O OLMADAN ÇAY DA OLMAZ…

“KISACASI BİR BARDAK ÇAY” AİLEDİR.